HİNDİSTAN MACERALARIM
ÖZET: Kanunî devrinin en büyük amirallerinden olan Seydi - Ali Reis, Umman Denizi'nde Portekizlilerle savaştıktan sonra Hind Okyanusu'na açılır. Burada şiddetli bir kasırgaya yakalanan filo birçok kayıplar vererek Hindistan'ın batısındaki Gucarat kıyılarına varır. Gucarat Şahı, Sultan Süleyman'a yazdığı bir mektubu Seydi - Ali Reîs'e verir. Şah bu mektupta padişahın emirlerinde olduğunu bildirmekte ve Portekizlileri Hind sularından uzaklaştırmak için donanma göndermesini istemektedir. Ancak kadırgalarının çoğunu kaybeden Seydi - Ali Reis, deniz yolu ile yurda dönemeyeceğini anladığı için seyahatine karadan devam etmeye karar verir ve yanına 50 levend alarak Ahmedâbâd'a hareket eder.
AHMEDÂBÂD yakınlarında Çerkeş'e gittik. Şeyh Ahmed Mağrıbî'nin merkadini ziyaret ettik. Bir gün Ahmedâbâd'’da Gucarat sultanlığının Sadrâzamı Imâdülmülk'ün sarayındayken Portekiz elçisi geldi. Benim kendilerine teslim edilmem imasında bulununca îmâdülmülk:
— Biz pâdşâh-ı Rûm (1) olan Sultan Süleyman'a muhtacız, diye elçinin konuşmasını kesti. Gemilerimizi limanlarına kabul etmezse, bizim halimiz harap olur. Bu bir yana, İslâm padişahıdır, halîfedir. Onun kapdanını bizden istemek yakışık almaz.
Bu muhavereden çok kızdım ve elçiye dönüp:
— Bre kâfir, dedim; bizi bozgun donanma ile buldunuz. İnşâ'Allahü'r - Rahman en yakın zamanda padşâh-ı cihan olan Sultan Süleyman Han'ın devletinde Hürmüz değil, Diu limanı bile size kalmaz!
Deniz yüzünde yürürüz
Düşmanı arar buluruz
Öcümüz komaz alırız
Bize «Hayreddin'li» derler
(2)
(1) “Roma İmparatoru” ve “Türkiye İmparatoru” manalarına gelen bu sıfat,
Osmanoğulları'nın unvanlarından biridir.
(2) Seydi - Ali Reis'in hece vezniyle halk şiiri tarzında yazdığı bu «semaî»
herhalde o zamanlar türkü şeklinde levendlerin dilinden düşmüyordu. «Hayreddin'li»
kelimesiyle Barbaros ocağına bağlılık ifade ediliyor.
Portekiz elçisi: «Şimdiden sonra Hind limanlarından kuş uçurmayız» deyip beni eninde sonunda yakalayacaklarını anlatmak istedi.
— Deryadan gitmek lâzım değil, dedim; inşâ'Allah, Hakk-ı Taâlâ nasîb ederse karadan varmak bana daha kolaydır. Karadan dönebileceğimi Portekiz elçisi aklına bile getirmemişti. Bu cevabım üzerine nutka kaadir olamayıp meclisten def olup gitti. Birkaç gün sonra Gucarat Sultanı Ahmed Şah, bana büyük bir tahsisatla Burûc valiliğini teklif etti. Teşekkür ettim. Fakat dönmek kararında olduğumu bildirdim. «Külliyen Gucarat'ı verseniz durmak muhaldir» dedim.
RAÇPUT TEHLİKESİ
Doğru karar verip vermemek endişesiyle o gece uykuya daldım. Rüyamda Hz. Ali'yi
gördüm. “Havf çekme, Hazret-i Hak seninle biledir!” buyurdular. Müsterih olarak,
inşirah içinde uyandım. Vakıayı levendlerime anlattım. Cümlesi sevindiler.
Tekrar padişahın huzuruna varıp hareket için ruhsatını rica ettim. Sultan
Süleyman Han Hazretleri'ne hürmetlerini söylememi isteyip izin verdi.
Şimale doğru yapacağımız seyahatte en büyük tehlike Raçputlar'dı. Hindu olan bu kavim, süvari ve gayetle muharip ve çapulcuydu. Bu taraflarda “bat” denen bir Hindu kastı vardı ki, gayetle itibarlı bir sınıftı. Hindu dininden olanlar, bu sınıfa hürmet ve riayete mecburdu. Raçput ülkelerinden geçen yolcular, bu bat’ların sayesinde sağ salim yollarına devam edebilirlerdi. Batlar, muayyen bir para karşılığında yolculara ve kervanlara kılavuzluk ederlerdi. Raçputlar yolcuların veya kervanın yolunu kesse, bat’lar, hançerlerini çıkarıp göğüslerine dayarlar: “Biz kefil olmuşken kervana zarar ederseniz kendimizi helak ederiz” derlerdi. Bir bat'ın ölümüne sebep olma Hindular nazarında azîm günah olduğu için, Raçput atlıları çekilip giderlerdi. Hattâ Raçput çapulcularına söz geçiremeyen bir kaç bat, hakikaten intihar etmiş. Zira böyle yapmazlarsa bir daha zerrece itibarları kalmazmış. Bir bat'ın ölümüne sebebiyet veren Raçput, kadınları ve kızları dahil bütün ailesiyle beraber, Raçput beyleri tarafından yok edilirmiş.
Ben de yanıma iki tane bat aldım. 15 safer günü Ahmedâbâd'dan ayrıldım. Bu, kara yoluyla Anadolu'ya seyahatin ilk merhalesiydi. 5 günde Peten şehrine geldik. Şeyh Nizâm'ın türbesini ziyaret ettik. Peten'de Şîr Han ile Musa Han, Râdnapûr valisi Belûc Han'a karşı sefere hazırlanıyorlardı. Bizim de kendileriyle cenge gitmemizi teklif ettiler. “Biz kimseye muavenet için gelmedik, kendi yolumuza gideriz; elimizde padişahınızın fermanı vardır” deyip teklifini reddettim (3).
Peten'den çıktığımız beşinci günü Râdnapûr'a geldik. Mahmud Han ile görüştüm. O şehirde kalmamız için ısrar etti. Reddettim. Fakat büyük vaatlerle üç levendimi ayarttı ve hizmetine aldı. Rahat yolculuk edebilmemiz için elimize senetler verdi. Bir deve kervanı kiralayıp Raçputistan'ın kenarından geçtim. Burada Gucarat sultanlığının hududu bitiyordu. Hindistan'ın Sind ülkesine erişmek üzereydik.
VİLÂYET-İ SİND'DE VÂKI' OLAN SERGÜZEŞTİ BEYÂN EDER
Râdnapûr'dan rebîülevvel'in ilk günü ayrılmıştık. Aynı ayın 10. günü Pârger
şehrine geldik. Refakatimizdeki iki bat'ı azad edip yollamıştım. Burası bir
Raçput şehriydi. Onun için emniyette değildik. Bir miktar hediye verip tehlikeyi
atlattım. Hemen ertesi gün şehri terk ettim. Ancak uzakta sayılarını bin kadar
tahmin ettiğim bir Raçput atlı alayı vardı. Hemen develeri çökerttim. Derhal
tüfek ateşi açtırdım. Hindu kâfiri tüfek bilmediği için korktu. Taarruza
geçmekten vazgeçti. Levendlerimden birini gönderdim: “Biz ceng için gelmedik”
dedirttim. Bir miktar bac verip yolumuza revân olduk. Çöl başlıyordu. On beş
günde Tar çölünü geçtik. Vânke şehrine vardık. Burası, Sind'in Raçput
serhaddinde ilk şehriydi. Beş günde Cûna ve sonra Bağ-ı Feth şehirlerine geldik.
Sind ülkesi, Agra'da oturan Timoruğlu Hümâyûn Şah'a tâbidir. Ülkenin merkezi Tette şehridir. Valisi Muhammed İsa Bey Tarhan'dır. Ancak ülkenin bir kısmı, Mirza Mahmud Bey Kökeltaş'ın (4) elindeydi. Kökeltaş'ın merkezi Bekker şehriydi. Kökeltaş, İsa Bey Tarhan'dan önceki Sind valisi Şah-Hüseyin Argun Bey'in adamıydı. Hüseyin Bey'le, İsa Bey'in arası açıktı. Biz Sind'e varır varmaz Hüseyin Bey beni davet etti. Rebîülâhır'ın ilk günü buluşup görüştük. Çok ikram etti. Hümâyun Şah'ın hizmetine girmemi, Şâh'a rica edip, Lâhür eyaletini benim için isteyeceğini söyledi. Lûtfuna teşekkür ettim. Fakat Sultan Süleyman Han'ın hizmetinde olduğumu, kabul edemeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine Sultan Süleyman'a bir mektup yazıp İstanbul'a dönünce vermemi rica etti. Sind'in büyük şeyhlerinden Şeyh Abdülvehhâb'ı ziyaret edip görüştüm. Duasını aldım.
Şeyh Mîrek'in ve Şeyh Cemal'in kabirlerini de ziyaret ettim, İsa Bey Tarhan'la Hüseyin Bey Argun'un arasını bulup barıştırdım. Ancak bu arada Cemâziyelevvel'in onuncu günü ihtiyar Hüseyin Bey öldü. Halk, hatunu tarafından zehirlendiği rivayetine inandı.
Er isen avratâ inanma ahi
Avrat âl atdı enbiyâya dahi (5)
Hüseyin Bey, Argun hanedanının (6) son ferdiydi. Bir kızı vardı ki, Hümâyûn Şah'ın kardeşiyle evliydi. Oğlu yoktu. Mahmud Bey Kökeltaş, merhumun servetini üç müsavi kısma ayırdı. Birini dul hatununa, birini hocasına verdi; birini de İsa Bey'e gönderdi. Ben de önce Sind nehri üzerinden gemiyle, sonra karadan Tette'den Bekker'e gitmek istedim. Ancak Kökeltaş'la Tarhanlar arasında ceng vardı; yollar kapalıydı, İsa Bey Tarhan, Kökeltaş'ın üzerine 10.000 asker ve 80 pare gemi göndermişti. Bu vaziyette fazla gidemedim ve gerisin geriye dönmeyi evlâ gördüm. Başka bir yolu tecrübe ettim. Nihayet İsa Bey'i buldum ve kendisiyle görüştüm. Çok ikram etti. Kökeltaş'la cenge nihayet vermesini rica ettim. Sulh yapıldı. Isa Bey Tarhan dedi ki:
— Bir kaç gün burada misafirim olarak kalın. Oğlum Salih Bey'i bu yakınlarda Hümâyûn Şâh'a göndereceğim. Beraber gidersiniz.
(3) Burada Seydi-Ali Reis, Çağatay lehçesiyle yazdığı 5 beyitli bir gazeli
dercetmis. Bilgin amiralin Türkçe'nin Osmanlı (Türkiye) lehçesinden sonra gelen
en mühim lehçesi olan Çağatay şivesini de çok iyi bildiğini ileride göreceğiz.
Hindistan Türkleri, Orta Asya'dan geldikleri için, bu lehçe ile konuşurlardı.
Ancak Hindistan'da, Anadolu'dan gelmiş ve yüksek mevkiler işgal eden bir kaç bin
Osmanlı Türkü de vardı.
(4) «Gönüldaş» kelimesinin Çağatay Türkçesi’ndeki telâffuzu.
(5) Akşemseddin - zade Hamdullah Hamdi Çelebî'nin Yûsuf-u Züleyhâ'sından.
(6) Argunlar, İlhanlılar'ın bir dalıdır. Şah Hüseyin Argun Bey, Cengiz'in 22. ve
Olcaytu İlhan'ın 17. kuşaktan torunudur. Argunlar, Timuroğulları'na tâbi olarak
47 yıl Kandehâr'da ve 77 yıl Sind'de hüküm sürmüşlerdir.
Kabul etmedim. Hemen hareket etmek istediğimi söyledim. Zira İsa Bey, Mahmud
Bey'in hizmetine girerim diye korkuyor, diğer taraftan da beni razı edip
hizmetine almak istiyordu. Agra'ya gideceğimi ve sadakatini Hümâyûn Şâh'a
bildireceğimi söyleyince, bana yedi pare nehir gemisi tahsis etti. Sultan
Süleyman Han Hazretleri'ne sunulmak üzere bir de nâme verdi. Bu minval üzere
yola koyulduk.
Sind nehri üzerinden şimale doğru ilerlemeye başladık. Vahşî bir nehirdi.
Kıyılarında parslar dolaşıyordu. Seyâvân - Pâtri - Dübele yoluyla Bekker'e
vardık. Mahmud Kökeltaş ve merhum Hüseyin Bey'in veziri Molla Yârî ile görüştüm.
Mahmud Bey de Hümâyûn Şâh'a sadakatini bildirmemi rica etti. Bir kaç gün kaldım.
Mahmud Bey'in ziyafetlerinde bulundum. Çağatay lehçesiyle iki gazel yazıp Mahmud
Bey'e verdim, gayetle zevk buldu (7). Şah - Hüseyin'in ölümü için de bir tarih kıt'ası söyledim. Mahmud Bey Kökeltaş'tan da Sultan Süleyman için bir nâme alıp
veda ettim. Giderken bana dedi ki:
— Hemen şimale gitmeyiniz. Kandehâr yolunda Özbek emirlerinden Haydar Sultan oğlu Bahâdır Sultan nice bin adamıyla yolları kesmiştir. Şimdiki halde ol canibe gidilmez. Size bir miktar adam koşup Lâhûr yoluna gönderelim.
KORKUNÇ ÇÖL!
Bu minval üzre bir ay Bekker'de kalmıştık. Hareketimden önce validemi rüyamda
gördüm. Bana “Hazret-i Fâtıma'yı düşümde gördüm; senin sıhhatle gelmeni bana
müjde kıldı” dedi. Yolculuğumuz rahat başladı. Mahmud Kökeltaş bana bir yahşi
at, bir katar deve, bir çadır, bir şâmyâne yani sâyebân ve yol harçlığı
vermişti. Yanımıza da 250 nefer süvari koşmuştu ki, yolda başımız belâya
girmesin. Hümâyûn Padişah'a yazdığı nâme de bendeydi. Böylece şabânın ortasında
yola koyulduk. Sultanpur yoluyla beş günde Mav kalesine geldik. Cengelistandan
geçerek yolu kısaltmak mümkündü ama, cengeller içinde vahşî bir Hindu kavmi olan
Cetler vardı. Çöl yolunu tercih ettik. Fakat suyumuz bitti. Kuyulara vardıksa
da, hepsi kuruydu. Sam yeli de esiyordu. Bazı adamlar samdan ve susuzluktan ölüm
hâline vardılar. Bunun üzerine çöl yolundan vazgeçtim. Gerisin geri dönüp çölden
çıktık. Gayet belâlı bir çöldü. Serçe büyüklüğünde karıncalar geziyordu. Mav
kalesine avdet ettik. Ancak yanımdaki 250 Sindli asker, cengellerden geçmeye
korkuyorlardı. Kendilerine müessir söz söyledim. Yanımızda tüfek olduğunu,
Hindûlar'ın tüfek ateşine karşı koyamayacaklarını anlattım. Bin belâ ile
cengelistandan geçmeye razı oldular. 10 günde cengelleri geçtik. Uç şehrine
geldik. Şeyh İbrahim ile konuştum. Şeyh Cemâlî ve Şeyh Celâlî'nin makamlarını
ziyaret ettim. Mübarek ramazanın ilk günü şehirden ayrıldım.
Sind ülkesini bitirip Pencâb'a yaklaşırken, 250 Sindli'ye ruhsat verdim. Gene levendlerimle baş başa kaldım. Artarda bir çok ırmakları sal üzerinde geçtik. Bir yerde 500 kadar Cet'e tesadüf ettik. Tüfek ateşi açınca havf edip çekildiler. Ramazan'ın 15. günü Multân şehrine vardık.
DlYAR-I HİNDÛSTÂN'DA VAKI OLAN SERGÜZEŞTİ BEYAN EDER
Multân'da, Şeyh Bahâüddin Zekerîya Şeyh Rüknüddin, Şeyh Sadrüddin'in makamlarını
ziyaret ettim. Şeyh Muhammed Râcû ile görüşüp duasını aldım. Multân beylerbeyisi
Mirza Hasan'ın sarayına gittim. Kendisiyle görüştüm, iznini aldım. Şimâl-i
şarkîye doğru Lâhûr yolunu tuttum. Lâhûr'da Şeyh Hâmid'le görüştüm. Şevvâl'in
başıydı. Şehirde bir ay kadar kaldım. Ahval karışıktı. Eskiden bu taraflara
hâkim olan Afganlarla onların yerine geçen Türkler arasında rekabet vardı; zaman
zaman ceng ediyorlardı.
Sultanpur yoluyla Fîrûzşâh'a geldim. Lâhûr-Delhi yolunu 20 günde aldım. Zulkaade ayı sonunda Delhi'ye vardım. Delhi, eskiden beri Hindistan'ın taht şehriydi. Ancak Hümâyûn Şah ve babası Bâbur Şah çok defa daha cenupta Agra şehrinde oturuyorlardı. Ben geldiğimde Hümâyûn Padişah, Delhi'deydi. Gelişim derhal kendisine bildirilmiş. Büyük bir merasimle karşılandım. Böyle bir şeyi ümit etmiyordum. Hümâyûn Şah, beni Sultan Süleyman Han Hazretleri'nin elçisi addediyordu. .Binlerce asker, 400 fil, birçok mirza ve emir, başta sadrâzam olmak üzere beni karşıladılar. Altıma süslü bir at çekip sırtıma üst üste iki hıl'at geçirdiler. O akşam Sadrâzam'ın (8) büyük ziyafetinde bulundum. Bir çok hediyeler aldım. Birkaç gün sonra Hümâyûn Şâh'ın (9) huzuruna çıktım.
(7) Beşer beyitli bu iki gazeli Seydi - Ali, eserine dercetmiştir.
(8) Büyük asker ve devlet adamı Bayram Han Karakoyunlu ki, Türkçe şiir divanıyla
aynı zamanda mühim bir şair sayılır.
(9) Timur'un 6. kuşaktan torunu ve Bâbur Şah'ın oğludur.
Hümâyûn Padişah beni uzun müddet , alıkoydu. Kendisine Çağatay Türkçesi ile yazdığım 3 beyitli bir tarih kıt'ası ile beşer beyitli iki gazel sundum (10). Kendisi de şairdi (11). Gayetle hazzetti. Seyahat için ruhsat talep ettim. Rıza göstermedi. Hârçe pergenesinin gelirini bana tahsis etti. Levendlerimden her birine yılda 100.000 akça gelirli tımarlar verdi (12). Bu ihsanları kabul etmeye mecbur oldum. Hiç olmazsa bir yıl kalmaklığım için o kadar ısrar etti ki, reddedemezdim. Dedim ki:
— Saâdetlü Padişah'ın emr-i şerifi ile deryaya çıkıp küffâr-ı hâksâr ile ceng edip ve tufan ile diyâr-ı Hind'e düşüp benim der-i devlete varmam lâzımdır ki, küffâr-ı hâksânn ahvâli Devletlû Padi-şah'a malûm olsun. Mercûdur ki Vilâyet-i Gucarât küffar elinden halâs ola!
Hümâyun Şah:
— Padişah Hazretleri'ne elçi irsal edip senin özrün arz olunur, şeklinde cevap
verdi.
— Bunu ihtiyar etmek ihtimal değildir; zira ankastin bu vilâyete gelip elçi
göndertmiş olurum.
— Bir yıl dahi bunda bizimle ol! Zaten üç ay yağmur vaktidir. Yollar geçilmek
mümkün değildir.
Öyle oldu. Delhi'de kaldım. Padişahla edebî ve ilmî bir çok mübahasede bulundum. Riyaziye ve heyete de meraklıydı. Bu mevzularda görüştük. Bir çok şiir söyledim. Sind'den getirdiğim nâmeleri sundum. Ora ahvali hakkında şifahen de malûmat arz ettim. Ayrıca şahsen, Sind'in bir kısmını elinde tutan Mahmud Bey Kökeltaş'tan iltifatını esirgememesini rica ettim. Hümâyûn Şah, Mahmud Bey'in valiliğini tanıdığına dair perçe vurulmuş bir nâme gönderdi. Gerek Mahmud Beyden, gerek veziri Molla yârî'den aldığım teşekkür mektuplarından, tavassutumun çok makbule geçmiş olduğunu anladım (13).
EN BÜYÜK PADÎŞAH: SULTAN SÜLEYMAN
Hümâyûn Şâh'a Çağatayca yazılmış bir gazel daha sundum. Türlü istihsanlar etti.
Bana “ İkinci Mîr Ali Şîr Nevâî ” diye hitap buyurup iltifatlar eyledi. Bunun
üzerine iki gazel daha sundum (14). Hep “ Kâtibî ” mahlasını kullanıyordum. Az
zamanda şair olduğum duyuldu. Bir kat daha itibar kazandım. Devletin büyükleri
davet eder, ziyaretime gelirlerdi. Hümâyûn Şâh'ın yakınlarından Abdurrahman Bey
adlı şair bir genç vardı. Onunla karşılıklı şiir söylerdik. Bu münasebetle iki
Çağatayca gazel daha yazdım (14).
Hümâyûn Şah ile görüşmediğim hemen hiç bir gün yoktu. Bir gün Şah, çetin bir sual sordu:
— Hindistan mı büyüktür, Vilâyet-i Rûm mu?
— Padişahım, «Rûm» dan maksat yalnız Anadolu ise, Hindistan çok daha büyüktür.
Amma maksadınız Sultân-ı Rûm olan Süleyman Han Hazretleri'nin bütün ülkeleri
ise, Hindistan bu ülkelerin onda birinden küçüktür.
— Maksadım padişahına tâbi olan cümle memleketlerdir.
— Padişahıma ait olan ülkelere hiç bir devirde hiç bir hükümdar sahip
olamamıştır, İskender'in devleti bile daha küçüktü. Zaten İskender'in devleti,
kendi fütuhatıdır. Bilirsiniz ki çok genç yaşta ölmüştür. O kadar kısa seneler
içinde zaten dünyanın her tarafına gidemezdi. Zira arzın tulü 180 derece ve hatt-ı
üstüvâdan arzı 66 derecedir. Mesahası dört bin kere 668,670 fersahtır. Bir tek
kişinin bütün rub'ı meskûna hâkim olması muhaldir. Onun için İskender'in dünyayı
ele geçirdiği bir efsaneden ibarettir.
— Padişahının yedi iklimde de topraklan var mıdır?
— Belî sultanım, vardır. Birinci iklimden Yemen'e, ikinciden Mekke'ye, üçüncüden
Mısır'a, dördüncüden Haleb'e, beşinciden İstanbul'a, altıncıdan Kırım'a,
yedinciden Budin'e, hâkimdir (15). Yedi iklimin her birinde padişahımın beylerbeyileri ve kadıları vardır. Mekke ve Medine Sultanı
(16) sıfatıyla
padişahımın adı, hâkimiyeti altında bulunmayan memleketlerde bile hutbelerde
anılır. Çin Müslümanları cuma namazı hutbesini Sultan Süleyman'ın adına okurlar.
Çin Fağfuru bile, cihan'ın en büyük hükümdarının Sultan Süleyman olduğunu bilir.
(10) Bu şiirler esere dercedilmiştir.
(11) Türkçe şiir divanı vardır.
(12) Sayıları bir kaç yüz bin, en iyimser tahminle bir milyonu geçmeyen bir Türk
kitlesi, yüz milyonluk Hindistan kıt'asını IX. yüzyıldan beri ellerinde
tutuyorlardı. Orta Asya'dan ve arada bir Anadolu'dan gelen Türklere çok büyük
ihtiyaç vardı.
(13) Burada Seydî - Ali Reis, Çağatay Türkçesi ile yazılmış her iki mektubun
suretini dercetmistir.
(14) Bütün bu gazeller esere dercedilmiştir.
(15) O zamanın coğrafyasında dünya, güneyden kuzeye doğru «iklim» denen 7 kuşağa
ayrılırdı.
(16) Halife.
— Kırım ülkesi Sultan Süleyman'ın mıdır?
— Belî padişahım, onundur. Kırım Han'ına saltanatı saâdetlû padişah verir.
— Kırım Hanı'nı hutbe sahibi hükümdar diye bilirdim.
— Padişahım, Sultan Süleyman'ın Kırım Hanı gibi sâhib-i hutbe ve sâhib-i sikke
nice hükümdar kulları vardır.
Hümâyûn Şah, padişahım hakkındaki bu sözlerime kızmadı (17); bilâkis padişahıma bağlılığımı beğendi ve Sultan Süleyman'a dualar etti. Bir gün kendisiyle Delhi'yi geziyorduk. Şeyh Kutbüddin Pîr-i Delhi, Şeyh Nizâm Velî, Şeyh Ferîd ve Mir Husrev Dehlevî'nin makamlarını ziyaret ettik. Emîr Husrev'in mezarı başında Hümâyûn Şah'la şiir bahsine daldık. Emîr Husrev, en büyük şairlerdendi. Birçok şiirini padişahla karşılıklı okuduk ve onun şiirlerine benzetilerek söylenmiş beyitleri andık. Ben de o anda irticalen Husrev'in bir matla'ına nazire şeklinde Farsça bir beyit söyledim. Gerçi Husrev' in bir matla'ına nazîre söylemek benim için küstahlık sayılabilirdi. Ancak, beyit, hemen içime doğmuştu ve şüphesiz büyük şairin ruhaniyetinin verdiği ilhamın eseriydi. Hümâyûn Şah da beğendi.
17) Hümâyûn Şah, Osmanlı ve Safevî hükümdarlarından sonra dünyanın üçüncü büyük devlet başkanıydı.
Böylece aylar geçti. Padişah sohbetiyle gerçi hoş günler yaşıyordum. Ama aklım memleketimdeydi. Hümâyûn Şah'a doğrudan doğruya gitmek istediğimi bildiremedim. O derece iltifat ediyordu ki, ayıp olurdu. Yakınlarından Şahin Bey'e padişahtan gitmem için izin istemesi hakkında tavassutunu rica ettim. Vatan hasretini dile getiren iki Çağatayca gazel de yazıp padişaha gönderdim. Hümâyûn Şah, gazellerden maksadımı anladı. Fakat hemen izin vermedi. Çok rica ettiysem de daha bir müddet kalmamı istedi. Nihayet bir gün iki Çağatayca gazel daha yazıp padişaha takdim ettim ve vatan hasretinin son dereceyi bulduğunu anlatmaya çalıştım.
HÜMÂYÛN ŞAH'IN ÖLÜMÜ
Hümâyûn Şah, halime merhamet ve şefkat etti. Ruhsat, inayet eyledi. At, hıl'at
ve elime bir ferman verdi. Harekete hazırlanıyordum ki, cuma günü akşam namazı
vaktinde veda etmek için huzurlarına çıktım. Ezan okunmaya başlayınca, âdetleri
üzere hürmeten diz çöküp zemine oturdular. Sonra bir kitap bulmak için
kütüphanelerinin merdivenlerine çıkarlarken başları döndü, merdivenden düştüler.
Mübarek başları yaralandı ve kol kemikleri kırıldı. Alem birbirine girdi. Haber
hızla şehre ve memlekete yayıldı, îleri gelenler “padişah elhamdülillah
hoş-hâldir” diye tebliğ neşrettilerse de tesiri olmadı. Fakirlere sadakalar
dağıtıldı. Ancak kazanın üçüncü günü Hümâyûn Şah, dâr-ı fenâ'dan dâr-ı bakaa'ya
intikal buyurdular (18).
Veliahd olan Ekber Mirza, Sadrâzam Bayram Han'la beraber Delhi dışında bulunuyordu. Saraydan Eşik Ağası hemen yola çıkarıldı.
(18) 26 Ocak 1556. Babası Bâbur gibi 48 yaşında ölmüştür.
Delhi Sarayı'nda büyük telâş oldu. Herkes “ahvâlimiz nice olur?” diyordu. Zira Ekber Şah, henüz çocuktu. Hümâyûn Şâh'ın ölümü henüz ilân edilmemişti, ileri gelenlere dedim ki:
— Merhum ve mağfur Sultan Selim Han aleyhi'r'rahmeti ve'l-gufrân Hazretleri irtihâl ettikte marhum vezîr-i âzam Pîrî Paşa envâ-i tedbirler edip padişahın vefatını halka duyurmadı. Sultan Süleyman gelinceye kadar halk vaziyete agâh olmadı. Siz dahi bir tedarik edin ki, Hümâyûn Şâh'ın oğluna haber varıncaya kadar kimse ahvâle vâkıf olmıya!
Dediğim gibi yaptılar. Padişah hayattaymış gibi divan şöleni tertip edildi. Emirlere hassa ölüşü dağıtıldı. Âdet üzre mansıblar tevcih edildi. “Padişah Çâr-Bâğ'a gider!” deyü at hazırlandı. Sonra “hava hoş olmadı” denilip güya padişah gitmekten vazgeçti. Ertesi gün halka «görünüş'tür» diye ilân edildi. Güya Hümâyûn Şah divan yapacaktı. Müneccimler «sâat-i hûb değildir!» deyip görünüşü tehir ettiler (19). Ancak asker sabırsızlanıyor ve tereddüt ediyordu. Sarayda Hümâyûn Şâh'a benzer bir Molla Bîkesî vardı. Ama boyu biraz kısaydı. Onu padişah gibi giydirip tahta oturttular. Yüzünü gözünü de biraz sardılar, «padişah yaralanmıştır» dediler. Taht, nehre karşıydı. Halk, akın akın nehrin ötesinden geçip padişahı taht üzre gördü. Mehter vuruldu. Tabibe, güya padişahı tedavi ettiği için hıl'at giydirildi.
Ertesi gün, sarayda ileri gelenlere veda ettim. Rebîülevvelin ortasında Delhi'den Lâhûr'a geldim. Panipat yoluyla Kurnâl'e vardım. Geçtiğim her yerde soranlara: «Padişah sağdır» diyordum. Serhind - Maçura - Bâcvâre yoluyla Sultanpur'a vardım. Nehri geçtim. Rebîülâhır'ın evvelinde (20) tekrar Lâhûr'a döndüm. Zira Celâleddin Ekber Mirza, Lâhûr yakınlarında padişah ilân olunmuştu. Lâhûr beylerbeyisi hareketimi önledi; “padişahtan emir geldi, bir ferd Kandehar'a gidemez!” dedi.
EKBER ŞÂH'IN HUZURUNDA
Ekber Şâh'ın Sadrâzam Bayram Han' la beraber bulunduğunu Mânkût kalesine gidip
huzura çıktım. Genç padişahı tebrik ettim. Bayram Han: “Fetret zamanıdır, bir
kaç gün burada bizimle kalın; isterseniz büsbütün kalın, Hindistan'ın hangi
vilâyetini isterseniz size vereyim” dedi. Gene yoldan alıkonulmak ihtimaliyle
korktum. Merhum Hümâyûn Şâh'ın, hareketime izin veren fermanını çıkarıp
gösterdim. Bir Çağatayca gazelle bir kıt'a yazıp Bayram Han'a sundum; hâlimi arz
ettim. Ekber Şâh'ın huzuruna da çıktım. Babasının fermanını görünce hareketime
rıza gösterdi. Lâhûr'a geldim.
Rebîülâhır ortasında Lâhûr'dan hareket ettim. Nihayet Sind nehrini de geçip Pencâb'tan çıktık.
19) Hindistan Timuroğulları'nın divanda halka ve ileri gelenlere görünmesine
«görünüş» denir.
(20) 13 şubat 1556.